Site Rengi

DOLAR
12,4902
EURO
14,1332
ALTIN
720,04
BIST
1.776
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Sağanak Yağışlı
16°C
Ankara
16°C
Sağanak Yağışlı
Pazartesi Rüzgarlı
21°C
Salı Gök Gürültülü
13°C
Çarşamba Hafif Kar Yağışlı
5°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
7°C

Dikkat! Depresyon evimizde

Uzun yıllar dört çocuğuyla birlikte köyde yaşamışlardı. Çocukları, büyüyüp her biri iş sahibi olup evlenince değişik şehirlere gitmişlerdi. Deyim yerindeyse bir kör bir ayvaz misali köyde kendi evlerinde kalmışlardı. 80’i bulan yaşıyla kocası da kendisi de eskisi gibi evin işlerini dahi yapmakta zorlanıyorlardı ama yapacak bir şeyleri de yoktu.

Hoş çocukları sürekli yanlarında kalmaları için onları davet ediyorlardı ama onlar şehir hayatına alışamayacaklarını bildikleri için gitmiyorlardı. Sabah gün doğmadan horozların sesiyle uyanacaklar, namazlarını kılacaklar, köyün temiz havasını koklayacaklar. Tüm bunları şehirde bulmalarının çok zor olacağını biliyordu. Köylüydü ama çocuklarımın yanına gidersem onları rahatsız ederim anlayışına sahip olacak kadar da ince fikirliydi.

Bir gün ömrünü birlikte geçirdiği, yaslandığı dağ vefat edince köydeki evinde yalnız kalmıştı. Bu defa çocukları yanlarında kalmaları yönünde davetlerini çoğalttılar. Eve yalnız kalması, ev işlerinin yanında köyde yapması gerekenler işlerin de kendisini zorlamaya başladığını görünce çocuklarından gelen davetleri çeviremez oldu.

Zordu kendisi için böyle bir karar vermek. Bugüne kadar hep köyde yaşamıştı. Köyün ve evin hatıralarını bırakmak onun için gerçekten zor bir karardı. Tüm hatıralarını burada bırakacak ve bir daha da göremeyeceğini bilmek onu üzüyordu.

Sonunda en küçük oğlunun yanına yerleşmeye karar verdi. Küçük oğlunun ikisi erkek olmak üzere üç çocuğu vardı. Oğlu kendi işyerini kurmuş, sabah erkenden çıkıyor, işlerinin yoğunluğundan dolayı bazen akşam geç saatlere kadar evine gelemiyordu.

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelininin sesleri geliyordu. Gelin oğluna:

-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye.

Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:

-Baba anneciğim, gel beraber yiyelim, dedi.

Yaşlı kadın manidar bir şekilde iç çektikten sonra:

-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşallah, dedi.

Evin gelini:

-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer. dedi. Yaşlı kadın:

-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.

Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:

-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti? Anlat bakalım, merak ettim, dedi.

Yaşlı kadın söze başladı:

-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımızı uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Asla babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

-Babamız gelir, “Besmele” çeker, “Haydi buyurun” derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe. Sonunda da sofra duasını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç ailece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum.

Torunu:

-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz baba anneciğim? dedi.

-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hatta köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, “Deli İbram” derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı.

Çocuklar sokaklarda top oynarlardı. Haa topları şimdiki gibi deriden de değildi. Plastikti. O plastik top patlar, ama patlak topla oynamaya devam ederlerdi. Hiç kendilerine dert etmezlerdi. İçlerinde giydikleri fanilalara renkli şeritler diktirirler, arkasına da elle yazılmış bir sırt numarası yazdırırlardı. Bundan forma olur mu diye hiç dert edinmezlerdi.

Şimdiki gibi halı saha da yoktu. Yağmurlu havalarda çamurun içinde top oynarlardı. Hatta bu çamurlu sahada top oynamaktan daha çok zevk alırlardı.

Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”

Sabah ezanı ile birlikte ev halkı kalkar, namazını kılar ve işe koyulurlardı. Evin bereketi olurdu bu sayede. Oysa bu şehirde koca koca apartmanlarda onlarca ev var ve nerede ise hiç birinde ezandan sonra ışıklar yanmıyor.

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir eda ile salonun perdelerini çekti.

-Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur, derdi büyüklerimiz…

Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahalisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip;

-Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as! Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla… Altında ne olduğu görünmesin. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada imanımız kalmaz, dedi.

Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi?

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, göz hakkı oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde… Hiç şifa olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz, “Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz” buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep eza veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde… Evin içinde yaşananlar, asla dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar… Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu, değil mi Zeynep? dedi gelinine… Zeynep, mahcup bir şekilde:

-Evet, anneciğim, diyebildi.

Torunu:

-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedikleri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar.

-Aayy ne ayıp… İnsan hiç yediğini söyler mi?

-Ah anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşya ve kıyafetlerin, hatta beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar.

-Yavruuum, sen neler diyorsun? Evler çırılçıplak kaldı desene, dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük… Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada… Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdandır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Utanma, hayâ, imandan bir şubedir.

Hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitap eden şeyleri kontrol altında tutmak.

Gelini:

-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı, dedi.

Torunu kaşığı sessizce bırakıp:

-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim, dedi.

Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allah’a hamd etti.

Not: Bu yazı alıntı olmakla birlikte tarafımdan da düzenleme yapılmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları
27/11/2021 09:07
24/11/2021 00:24
20/11/2021 00:01
13/11/2021 00:01
06/11/2021 00:01
16/10/2021 09:33
25/09/2021 00:01
18/09/2021 00:01
07/09/2021 00:00
04/09/2021 00:01
28/08/2021 00:01
Yorumlar

  1. Ali KİRTİ dedi ki:

    Siz meseleyi tūm açıklığı ile yazmışsınız gūzel dost, bizlerede Allah sonumuzu hayr eylesin demek kalıyor.Yūreğinize sağlık.

  2. Burhan ÇAĞLIOĞLU dedi ki:

    Emeğinize sağlık hocam, malesef çağımızın hastalığı iffetsizlik

  3. Celal ATİK dedi ki:

    Sürecin bu hâle gelmesinde bizlerde mesuluz. Mahremiyet, ar, hâyâ… Yapay zeka söylemleri bizi bizden etti. Ne kadar farkındayız…

  4. Ali KOCABAŞ dedi ki:

    Çok güzel olmuş başkanım

  5. Mustafa ÖZTÜRK dedi ki:

    Kaybolan kültürümüzün günümüzde ne şekilde yansıdığının en güzel anlatımı olmuş yüreğinize sağlık başkanım .

  6. Mehmet AYDIN dedi ki:

    Bize bir nazar oldu
    Cumamız pazar oldu
    Bize ne olduysa
    Hep azar azar oldu…
    Kaleminize sağlık başkanım. Gene tatlı anılara yolculuk yaptık bu güzel yazınızla.

  7. Lokman YAZICI dedi ki:

    Bu mesel her ilde söylenür akil edepsüzden edep öğrenür..

  8. Ziya ÖKÇE dedi ki:

    Maşallah barakallah tamda ihtiyacımız olduğu bir dönemde bize geçmişimizi, kültürümüzü hatırlatarak geleceğimize yön vermeniz ve silkinmemizi sağlamanız ile ilgili katkılarınızın devamını temenni ederim.

  9. Cemali YEŞİLOT dedi ki:

    Başkanım elinize bereket ,rabbim bizleri affetsin.biz anlattığınız nesiniz.öğretmenimi bir km uzaktan görsem çeketimin önünü iliklerim.o günleri çok özlüyoruz .sanki geri gelmesi mümkün görünmüyor

  10. Ahmet KUYUCAK dedi ki:

    Çok hoş bir muhabbet
    Allahım analarımızın babalarımızın dualarını ve onların haya anlayışlarını üstümüzden fikrimizden eksik etmesin