Site Rengi

DOLAR
12,4902
EURO
14,1332
ALTIN
720,04
BIST
1.776
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Sağanak Yağışlı
16°C
Ankara
16°C
Sağanak Yağışlı
Pazartesi Rüzgarlı
21°C
Salı Gök Gürültülü
13°C
Çarşamba Hafif Kar Yağışlı
5°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
7°C

Kurbağa Sendromunu yaşamak

Kurbağaların yavaşça ısıtılan suya atılması ile ilgili “Kurbağa Sendromu” nu duyanlarımız çok olmuştur. Biz hikâyeyi/deneyi bilmeyenler için yazalım, bilenler için de tekrar etmiş olalım.

Bir kurbağayı kaynar su dolu kazana atmışlar ve görmüşler ki kurbağa kazandan can havliyle sıçrayarak kurtulmuş. Bir başka kurbağayı önce soğuk su dolu bir tencereye koyup kurbağa ile birlikte suyu yavaş yavaş ısıtarak suyu kaynatmışlar. Kurbağa adeta bu durumdan çok memnundur. Ancak yavaş yavaş ısınan su, kurbağanın vücut ısısını da arttırır ve suyun sıcaklığını fark etmez hale getirir. En sonunda kurbağa sıcaklığın etkisiyle patlayarak ölür.

Konu ile ilgili bilimsel çalışmaların da yapıldığı söylenmektedir. Bununla ilgili 19. Yüzyılda suda yavaşça ısıtılan kurbağalar üzerine pek çok deney yapıldı. 1869 yılında, ruhun yerine dair deneyler sırasında, Alman psikolog Friedrich Goltz, beyni alınmış bir kurbağanın yavaşça ısıtılan suda kaldığını; fakat sağlıklı kurbağaların kaçmayı denediklerini gözlemledi.[1]

Diğer deneylerde ise kurbağaların yavaşça ısıtılan sudan kaçmaya çalışmadıkları sonucuna varıldı. Heinzmann, 1872 yılında yaptığı deneyde suyun yeterince yavaş ısıtılması halinde normal bir kurbağanın kaçmaya çalışmayacağını gözlemledi.[2] 

Çok eski yıllardan beri “Kaynayan Kurbağa” sendromu, çok tartışılan bir hikâyedir. Bir çok seminerde; mecazi bağlamda ve insanların aşamalı değişikliklere karşı uyanık olması gerektiği, aksi halde nihayetinde istenmeyen bazı sonuçlarla karşılaşabilecekleri mesajıyla anlatılır. Hikâye küçük bir adımın tetikleyeceği durumların en sonunda önemli sonuçlara yol açabileceğine ilişkin tartışmaları (kaygan zemin tartışmaları) desteklemek için de anlatıldığı gibi ekonomi ve iş alanındaki değişikliklerin kabul edilebilmesi için yavaşça gerçekleşmesi gerektiğini belirtmek için de anlatılır. 

Biyologlar, gazeteciler, siyasiler arasında sürekli tartışılmış. Kimi deneyin gerçeği yansıtmadığını söylerken diğeri 100 yıl sonra yaptığı bir deneyle olabildiğini kanıtlamış, diğeri tekrar tersini iddia etmiş derken bu böyle günümüze kadar gelmiş.

Haşlanmış kurbağa yöntemi toplumları, kurumları ve şahısları kendi istedikleri yönde değiştirmek için kullanılmaktadır. Kontrollü ve çok yavaş şekilde toplumsal değişim ve dönüşüm sağlanırken, bir taraftan da toplum katmanları arasında oluşturulan yapay problemlerle nefret duyguları oluşturulmaktadır.

Nefret duyguları daha önce basit yöntemlerle yapılmakta iken günümüzde daha çok sosyal medya aracılığıyla yapılmaktadır. Çoğu zaman da başarılı olunmaktadır.

Modern toplumlarda ve kişilerin yaşamlarında da sıcak su içerisindeki kurbağa gibi benzer durumlar sıkça oluşur. Toplum yaşamını etkileyen bazı şeyler yavaşça değişir, çoğu kimse de bunu fark etmez. Kişisel olarak yaşamlarımızda da bazı alışkanlıklarımız oturdukça suyun ısındığını, haşlanmaya doğru gittiğimizi anlayamayız. Örneğin son yaşadığımız toplumsal değişimleri gözlediğimizde denetim mekanizmalarının giderek arttığını hep birlikte izliyoruz.
Bu durumun iyi bir gelişme olduğunu söylemek elbette ki mümkün değildir.

15 yıl öncesi sizin için olmazsa olmaz olan ilkelerinizin an itibari ile nerede ise kalmadığını yıllar sonra fark ediyorsunuz. İşte o zaman geriye dönüş imkânı da olmayan ve bir daha geri geri getiremeyeceğiniz ilkelerinizi kaybediyorsunuz. Sonuç itibari ile sizi siz yapan özelliklerinizi de kaybetmiş oluyorsunuz.

Muhafazakârlar açısından bu durum daha da vahimdir. Tüketimin teşvik edildiği, aslında itiraz ettiğiniz ama bazen ailenizi, bazen arkadaşlarınızı kırmamak adına yaptığınız her şey daha düne kadar sizin ilkeleriniz olabiliyor. Geriye çekilip baktığınızda, daha düne kadar kırmızı çizgi olarak belirlediğiniz ilkelerinizden bir şey kalmamış. Hatta daha da ileri giderek bir süre sonra zoraki yaptıklarımızı savunur hale gelebiliyoruz. Kandırmanın ve yalanın kol gezdiği bu dönemde,“Kandırmanın birinci kuralı olan amacın gizlenmesinde algı yönetmenleri bir meselenin etraflıca ve derinlikli bir biçimde bilinmesini istemez; her türlü sorunun ve özellikle de “Niçin?” sorusunun sorulmasına izin vermezler. Yapılan işin insanların faydasına olduğu konusunda ikna edici bir dil ve tavır takınırlar.”[3]  Biz bunları fark etmeyiz bile.

Makamlar, mal, mülk, şöhret bu anlamda azar azar kaynayan kazandan hiçbir farkı yoktur aslında. Edindiğimiz makamlar, koltuklar bizim orayı neden işgal ettiğimizi unutturur. Mal mülk sahibi olmakla birlikte inancımız açısından bunun da fazladan sorumluluk yüklediğini hatırlamayız bile. İnancı gereği temel farzlardan birisi olan zekât vermeyi aklımıza dahi getirmezken; tasadduk etmekten, sadaka vermekten imtina eder hale geliriz de fark edemeyiz bile. Deyim yerinde ise her şey azar azar olur.

Arif Nihat Asya’nın şiirinde de belirttiği gibi;

    Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu
     Ne olduysa hep bize azar, azar oldu

Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız
                Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız
                Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık
                Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız
                Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz.

Bizler de kurbağanın durumuna düşmemek adına; arada termometremize bir bakıp, suyunuz ne kadar ısınmış, bunu görmeniz gerekiyor. Toplumsal termometre sıcaklıktan patlamaması için üzerimize düşeni yapalım. Ancak buradaki sorumluluk ve yetkimizin sınırlı olduğunu da bilerek kişisel termometremizi gözümüzden ayırmamalıyız.

Unutmayın hayat devam ediyor. Bedeninizin yanında, zihninizi diri tutacak faaliyetlerle uğraşın. Uyanık olun, çevrenin etkisi genellikle olumsuz yöndedir. Olumsuzlukları duymayın,  Sonra da yaptığınız faaliyetleri periyodik olarak sıkça kontrol edin. Üç ay ya da 3 yıl önce hedeflerinize ne kadar yaklaştınız ya da hedeflere ulaşmanızı engelleyen sizi alıkoyan durumları programınızdan çıkarın.

Kötüye giden ne varsa haşlanmadan zamanında düzeltmeye çalışın, zamanında sıçramaya gayret edin.

Sevmek için, sevgide kalın.


[1]Offerman 2009

[2]Sedgwick 1888, s. 390

[3]Gültekin, M. (2016). Algı Yönetimi ve Manipülasyon. İstanbul: Pınar Yayınları

ETİKETLER:
Yazarın Diğer Yazıları
27/11/2021 09:07
24/11/2021 00:24
20/11/2021 00:01
13/11/2021 00:01
06/11/2021 00:01
16/10/2021 09:33
25/09/2021 00:01
18/09/2021 00:01
07/09/2021 00:00
04/09/2021 00:01
28/08/2021 00:01
Yorumlar

  1. Avni OZAN dedi ki:

    Düşüne düşüne okunması gerekir. Teşekkürler Fatih Bey.

  2. Mustafa ÖZTÜRK dedi ki:

    Evet hafta sonu okunabilecek güzel bir yazı diyebilirim. Bazen tepkilerimiz daha hızlı olduğu gibi bazen de daha yavaş ve zamana yayılmış bir şekilde de olabiliyor. Burada tepkilerin duygudan şahsi olmaktan uzak akla mantığa dayalı olması elzem görünüyor. Allah razı olsun. Kaleminize sağlık

  3. Ali AÇAR dedi ki:

    Değerli başkanım Emeğinize sağlık güzel güncel bir yazı olmuş.

  4. Fazlı ZORLU dedi ki:

    Güzel şeyleri bizlere hatırlattığınız için teşekkürler

  5. Ahmet KALINSAZLIOĞLU dedi ki:

    Köylerimizde, şehirlerin gettolarında kendi halimizde kadim değerlerimizin aydınlığında, huzurlu, tutarlı, onurlu, tabiatımızla barışık hayatımızı yaşıyorduk. Etken olmak istedik, sorumluluklar aldık, ağır yüklerin altına girdik. Ülkenin , ve bölgenin sonsuz sorunları sorunumuz oldu. Çok şey kattık çevremize. Güzel şeyler yaptık. İnsanlığa eserler izler bıraktık ancak savruluyoruz. Eksenimizi kaybediyoruz. Yolda bulduklarımızı yola çıktılarımıza tercih ediyoruz. Varoluş nedenlerimizi harcıyoruz. Farkına varmadan güç elde ediyoruz ama özgül ağırlığımızı kaybediyoruz. Hiçbir şey için geç değil. Muhakeme, murakabe, müşahede neticesinde varoluş nedenlerine geri dönüp nerde kalmıştık deyip (imanı tazeleyerek) yeniden bismillah ile yola devam etmek gerek. Ta ki ölüm bizi bulana kadar.

  6. Metin ILGAZ dedi ki:

    Mevlâm münafık olan haşhaşı, Fetoş gibi ılık su daha ötesi kaynayan sulardan muhafaza eylesin….

  7. Muharrem ÖKTAŞ dedi ki:

    Son yılların tuzak hastalığı artık bizleri de haşlamış durumda maalesef. Toplum mühendisliğinin son eseri diyebiliriz. Güzel tespitler tebrik ederim Fatih hocam.

  8. Soner dedi ki:

    Güzel tespit ve öneriler başkanım tebrikler.