Site Rengi

DOLAR
9,5844
EURO
11,1392
ALTIN
556,57
BIST
1.493
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
14°C
Ankara
14°C
Parçalı Bulutlu
Salı Az Bulutlu
15°C
Çarşamba Az Bulutlu
17°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
19°C
Cuma Parçalı Bulutlu
19°C

Öğretmenlik, işbaşında (mı) öğrenilir

Çok iyi biliyorum ve gözlemlerim, tecrübelerim de bunu ispat ediyor ki; eğitim fakültelerinden mezun olan arkadaşlarımız, öğretmenliği göreve başladıktan sonra öğreniyorlar. Çok zeki, teknolojide çok çok iyi olan bu arkadaşlar maalesef pratik bilgilerden yoksun bir şekilde öğretmenliğe başlıyorlar.

İzmir’in en güzel ilçesinde hiç yokluk yaşamadan hayatını devam ettiren bir kızımızı hayal edin. Hasbelkader Eğitim Fakültesinin Sınıf Öğretmenliği bölümünü kazanıyor. Hasbelkader bu kızımızın, üniversiteyi bitirir bitirmez öğretmen olarak ülkemizin ücra bir köşesinde bir köy ya da bir mezraya atandığını düşünelim.

Hiç yokluk yaşamamış, deyim yerindeyse bir eli yağda bir eli balda büyümüş bu kızımızın yerine kendinizi koyun. Atandığı köy ya da mezraya gitmeden önceki ön yargılarını, oralarda ne yaparım sorusu gibi kafasında dolaşan onlarca soru olan  kızımızın, psikolojik halini düşünebiliyor musunuz?

Burada en büyük problem öğretmen yetiştiren –ki özellikle Sınıf Öğretmenliği- fakültelerimizin, bu arkadaşlarımızı hem psikolojik olarak hem de pedagojik olarak yeterince yetiştir(e)memesi ya da buna yönelik bir eğitim ver(e)memesidir.

Bu kızımız örneğinde olduğu gibi göreve yeni başlayan arkadaşlar idealist öğretmen olma sevdasını içerisinde taşıyorsa; gidiyor ve harikulade işler çıkarıyorlar. Ancak  zihinsel olarak hazır değilse büyük ihtimalle göreve başlamıyor, başlayanlar da gittikleri yerde uyum sağlamakta zorluk yaşıyorlar. Ya da uyum sağlayana kadar aylar geçiyor. Gerçek anlamda öğretmenliği öğrenmek adına yılları geçiyor. Bu durum birçok açıdan ülke adına israftır.

Eğitim fakültelerinde; hazırbulunuşluk, olgunlaşma, motivasyon, dikkat, pekiştireç,  Aktif katılım, araştırma teknikleri, örneklem  gibi kelimeler adeta ezberletildi ama köy hayatı nedir, Birleştirilmiş sınıfta öğretim teknikleri nelerdir, gibi pratiğe dönük bilgileri öğretil(e)medi. Öğrendiklerini de uygulama fırsatı yeterince verilmedi ve halen verilmiyor.

Piagetinin Teorisi ve Eğitimdeki Uygulamalarını, kafamıza kazındı ama bunu nasıl ve nerede kullanacağımızı öğretil(e)medi. Freud’u, Erik Erikson’un “Psikososyal Gelişim Evreleri”ni ezberlemiştik ama bunu pratikte karşılığını nerede kullanacağımızı öğrenememiştik.

Öğretmenlik mi? O apayrı bir problemdi. İki sınıf, iki öğretmen ve yüzyirmi öğrenci. Hiç anlatmamışlardı böyle sınıflarda ne yapacağımızı? Okula yeni başlayan hele de Türkçe’nin yeterince konuşulamadığı yerlerde, öğrencilere Türkçenin nasıl öğretileceğini söylememişlerdi. Hazırlıksızdı. Aradan geçen birkaç ay sonra biliyordu ki öğretmenliği sınıfta öğrenecekti. Buna da işbaşında öğrenme diyecektik.

Fikret Öğretmenin durumu da çok farklı değildi. Mezun olduğu yıl ataması gerçekleşti. Bugüne kadar hiç yaşamadığı hatta hiç duymadığı bir ilçenin bir köyüne atanmıştı. Gitmeden önce birçok insan, kafasındaki önyargıları desteklercesine, yük üstüne yük yüklercesine gitmemesi için ikna etmeye bile çalışmışlardı.

Gençti, idealistti. Gitmesekte görmesekte o köy bizim köyümüz sloganını sevmiyordu. Gitmediğimiz, görmediğimiz köy, bizim köy olamazdı. Uzaktan herkes ahkâm kesiyordu. “Bayrağımın dalgalandığı her yer benimdir” cümlesinin slogandan öte gitmesini sevmiyordu. Böyle olunca samimi de gelmiyordu. Haydi, bayrağımın dalgalandığı yere gidelim denildiğinde herkes çekimser davranıyordu. Kuru kuruya milliyetçilik diyordu içinden.

Duyduğu tüm olumsuz cümlelere rağmen gitmişti o bilmediği, görmediği, bayrağının dalgalandığı köye. Kendisini bekleyen onlarca öğrenci olduğunu biliyordu. Kafasını kurcalayan onlarca sorudan bir tanesi de bu Freud’un ilkelerini, Erik Erikson’un “Psikososyal Gelişim Evreleri”ni nerede ve ne zaman kullanacağı idi. Acaba pratikte bunun karşılığını var mıydı?

Yazının en başında söyledik ya ne yapacağını bilmiyordu. Farklı bir kültür, farklı bir bakış açısı ve uzun zaman anlaşamadığı/anlayamadığı insanlar. Buralarla ilgili eğitim fakültesinde hiçbir şey öğretmemişlerdi. Gördükleri karşısında şaşkınlığını atması ayları almıştı.

Yazık değil miydi? Buraya uyum için aylar geçmişti. Burada hangi yöntemleri uygulayacağını öğrenmesi yılları almıştı. Ama yaşadığı bir olay var ki işte öğretmenliği o olayda öğrenmeye başlamıştı.

Fikret Öğretmen, sınıfın da kalabalık olmasından dolayı epey bunalmıştı. Çocukların küçük ve Türkçeyi de yeterince bilmediğinden dolayı  oldukça zorlanıyordu. Öğretmenliğinin de ilk yılıydı. Bir, iki ve üçüncü sınıfların bir arada ve toplamda 83 öğrencinin olduğu sınıfta kendince öğretmenlik yapıyordu. Sınıfın bir kısmına ödev verirken, diğer sınıfla öğretmenli çalışma yapıyordu. Ders Matematik idi. Bir öğrenciyi tahtaya kaldırdı. Yine kendince kolay olduğu bir soru sormuştu. Tahtaya kaldırdığı öğrenci soruyu yapamamıştı. Kızıyordu, nasıl yapamazsın? diye bağırıyordu.

Öğretmenin bağırması ile birlikte çocuk daha da korkuyor ve kendini ifade edemiyordu. Fikret öğretmen en sonunda dayanamadı ve çocuğa doğru yönelip, işaret parmağıyla;

-Ahmet, çalışmıyorsun, gayret etmiyorsun. Eğer böyle devam edersen seni sınıfta bırakırıııım, diye bağırmıştı.

Ahmet iyice korkmuş ve ağlamaya başlamıştı. Öyle ağlıyordu ki hıçkırıklar birbirini kovalıyordu. Fikret öğretmen bu ağlamaya dayanamadı. Kızmasının yanlış olduğunu anlamıştı. Ahmet’i teskin etmeye çalışmıştı ama Ahmet’in hıçkırıkları artarak ağlamaya devam ediyordu.

-Oğlum tamam bir dahaki sefere çalışırsın yaparsın, şimdi heyecanlandın, dese de ağlamayı susturamamıştı.  Tamam oğlum sus dedim neden daha ağlıyorsun? Diye sorduğunda Ahmet’ten Fikret Öğretmene, öğretmenliği öğreten, fakültede öğretmedikleri o yöntemi öğretmişti.

-Ama öğretmenim beni sınıfta bırakmayın, gece ben burada çok korkarım.

Tokat yemiş gibiydi. Öğretmenin ifade etmek istediği ile öğrencinin anladığı cümle ona büyük bir ders vermişti. Çocukların seviyesine inmenin ne demek olduğunu, “siz ne söylerseniz söyleyin önemli olan karşıdakinin ne anladığıdır” cümlesinin karşılığını bulmuştu.

O gün bu gündür Fikret öğretmen, öğretmenliğin –hele de sınıf öğretmenliğinin- temel esaslarından birisi olan öğrenci seviyesine inmenin ne demek olduğunu öğreten Ahmet’i, hep güzellikle yâd etmiştir.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Ercan Kuşcu dedi ki:

    Öğretmenliği seven, kalbiyle yapana en büyük zorlukları aşmak uyum sağlamak çocuk oyuncağı gibi gelir. Kaleminize kalbinize sağlık

  2. Ali ATMACA dedi ki:

    “Ama öğretmenim beni sınıfta bırakmayın, gece ben burada çok korkarım.”

    Bizim mesleğimiz iş başında öğreniliyor. Eğitim fakültelerimizde yeterli uygulama yapılmıyor. Öğrenilirken ezber yapılıyor, yeterli pratik yapılmıyor.

    Fatih bey, bizde Milli Eğitimde hala sistem araştırması yapılamadı. Öğretmen Okullarıyla bu yapılamadı. Bu dışarıdan emperyalist güçler, ülkemizde de ağalık düzenini sürdürme telaşı buna engel olmuştur. Düşünebiliyor mudunuz, köyde millet vekilinden daha bilgili, kültürlü öğretmen bunun saltanatının önününe geçmiştir.

  3. Metin Ilgaz dedi ki:

    Ilkokul öğretmeni olmak ayrıdır. Çünki yazıda da belirtildiği gibi en ücra ve eğitiminde yaşamadıklarını orda yaşıyorsun…Çocuğun ,velinin seviyesine inemeyen,anlayamayan ve ona göre yöntem geliştiremeyen sınıf öğretmeni Ahmet örneğinde olduğu gibi öğretmen olursun sınıfta bu sen kalırsın…Eline sağlık Başkanım köy ve zor bölgelerde görev yapanların dili oldunuz….

  4. Mahmut Tökel dedi ki:

    Değerli başkanım, sadece köymü? Pratik öğrenme olmayınca şehirde de aynı durum söz konusu

  5. Halil Köse dedi ki:

    Başkanım bu yazıyla eğitim camiasının düşünmesi gereken bir yarasına değindiniz. Bu deneyimlerden bir kitap yazarak yeni öğretmen adaylarını psikolojik olarak neye aday olduğuna hazırlamak gerekir diye düşünüyorum.

  6. Halil Köse dedi ki:

    Bu mesele sadece Eğitim camiasının sorunu değil. Bayrağımın dalgalandığı her yer de görev yaparım. Nidasıyla Fakülteleri bitirip. Kestirmeden memuriyete kapak attıktan sonra (tabirimi maruz görün- bunlarla ve haksız talepleriyle çok karşılaşıyoruz)
    Bayrak unutulup en rahat(kaymak) yerde ne maaşı haketmeyi ne de ülkeye ve vatandaşa hizmet etmeyi düşünmeden yan gelip yatmayı yiyip içip gezmeyi düşünenlerin sayısı bizi dertlendirmektedir.

  7. Turhan akkurt dedi ki:

    İş başında öğrenmeye başladım, devam ettim ve devam ediyorum…devam edeceğim

  8. Selahattin Dikmen dedi ki:

    Fatih Bey Kardeşim;
    Öğretmenlik ve egitim yöneticiligiyle ilgili yazılarında, çoğu kez 1970 yılında baslayan öğretmenlik ve yöneticilikle ilgili meslek hayatımın bir dilimini, yürek atışlarımı, bu cümleden Birleştirilmiş Beş Sınıflı Müdür yetkili öğretmenlik ve yöneticilikle başlayan sınıf öğretmenliği yaptığım yılları hatırlıyorum.
    Sana kısmen katılıyorum Öğretmenlik okulda verilen yeterli pedagojik disiplin ve tatminkâr bir genel kültür, köy/şehir Staj ve uygulama donanımından sonra, büyük bir oranda işbaşında öğrenilir.
    Tabii bu dediklerim Öğretmen okulu mezunu öğretmen adayları içindir.
    Bunların yanı sıra; Grigori Petrow’un “Ak Zambaklar Ulkesi” ve ogretmen kokenli Snelman’ın idol kişiliği, Rusya’ da Profesör Raçinski’ nin üniversitedeki görevini bırakarak köyde kalmış gizli yetenekleri bulup ortaya çıkarmak için köy öğretmenliğini tercih etmesini telkin eden ” İdeal/Ülkücü Öğretmen” adlı eseri, bazı tecrübeli eğitimcilerimizin mesleki kitapları meslek öncesi HAZIRBULUNUŞLUK DÜZEYİMİZI doruğa çıkarırdı. Bu duygu ve düşüncelerle en çorak köyü yeşertmeye, 222 Sayılı ilköğretim Kanuna rağmen çocuğunu okula gondermeyen en inatçi velileri ikna etmeye, okul binasının basit onarım boya ve badanasını, yazı tahtasını, sıra ve masaları pencere kepenk ve çerçevelerini onarmaya hazır hale gelirdik.
    Aradan yıllar geçince Eğitim Fakülteleri öğretmen yetiştirmeye başlayınca; Köy Enstitüleri ve öğretmen okullarındaki bu teptik ve pratik tecrübeyi Öğretmen yetiştiren kurumlara transfer edemediğimiz için iş tamamen Meslek sonrasına yani öğretmeni İsbaşında ve hizmet içinde yetiştirmeye kaldı. Öğretmen Eğitimi Genel Müdür Yardımcılığı görevim sırasında (1992- 2004)
    “MİLLİ EĞİTİMİ GELİŞTİRME PROJESİNİN” önemli bir dilimi olan Öğretmen Yetiştirme boyutunda MEB VE YÖK işbirliği öngörülüyordu. Yıllarca ÝÖK yetkilileri, başta Kemal GÜRÜZ ve ekibiyle (Prof. Dr. Barbaros GÜNÇER, Prof. Dr. Aybar ERTAPINAR, Prof. Dr. Hasan ŞİMŞEK, Prof. Dr. Ali YILDIRIM) beraber çalıştık. Zaman, zaman tartıştık, kavga ettik, restleştik. Çünkü bu zevatın büyük bir kısmının, hatta tamamının öğretmenlik tecrübesi yoktu.
    Hazırlanan, “Öğretmenlik Staj ve Uygulamasına Dair Yönergeye” Birleştirilmiş sınıflarla ilgili hükümleri koymak için ak ile karayı sectigimi hatırlarım.
    Gerek bu konuda ve gerekse “Bakanlık Müfettişlerinin raporlarıyla” başarıları kanıtlanmış Anadolu Öğretmen liselerine Öğretmenlik Meslek Bilgisi Derslerini koydurma, programlarını ve ders kitaplarını hazırlama konusunda yapılan Ekip çalışmaları sıra dışı ve uzun cadeli bir çalışmanın mahsulüydü
    1- Bütün bu gayretler, ortadan kaldırıldıktan,
    2- Anadolu Öğretmen Liseleri kapatıldiktan,
    3- Öğretmen Yetiştirmede Bakanlık ve Öğretmen Yetistiren Kurumların Işbirliğine son verildikten,
    4- Üniversitede Sınıf öğretmeni adaylarına Köy Staj ve Uygulaması yaptırılması tarihe karıştıktan,
    5- Öğretmen yetistiren kurumlarda Öğretmenlikten gelen akademisyen ve öğretim görevlisi nesli tükendikten sonra;
    ÖĞRETMENLİK MESLEĞI İŞBAŞİNDA VE MESLEK İÇİNDE ÖĞRENİLMEYE MAHKUM HALE GELMİŞTİR.
    Maalesef; Kötü oduncu, kendi baltasıyla didişendir.
    Beş yıl süren Azerbaycan Eğitim Müşavirliği görevinde 18 Plaket aldım. “Nasrettin Tussi Pedagoji Üniversitesi Rektörlüğünün” bakır levhaya kazdırdığı iki sayfalık Madeni plakette; Azerbaycan Yüksek öğretim Sistemi ve. “Öğretmen Yetiştirme Politikalarına T.C. Bakü Büyükelçiliği Eğitim Müşavirliği” olarak sağlanan katkıdan söz edilmektedir.
    Fatih Bey kardeşim;
    Bu konudaki teşhis ve tespitiniz yerinde ve isabetlidir.

  9. Mustafa dedi ki:

    Değerli Başkanım güzel bir yazı olmuş emeğinize sağlık. Yazınızdan alıntı yaparak , Sınıf Öğretmenliği- dahil fakültelerimizin, bu arkadaşlarımızı hem psikolojik olarak hem de pedagojik olarak yeterince yetiştir(e)memesi ya da buna yönelik bir eğitim ver(e)memesidir. Bakanlık üniversitelerle iş biriliği içinde uygulamalı köy kent karışımı bir ön uygulama sistemi oluşturmalıdır. Eğitim fakültelerindeki hocalar sistemin içinden gelmeli hiç öğretmenlik yapmamış hocalsr fakültede öğretmen yetiştiriyor. Bu bence çok mühim bir konu bunu düzeltmek gerekir. Böyle olursa yetiştirilen öğretmen nitelik yönünden güçlü olur , rahatlıklabböğrenci seviyesine de çevreye uyumda sağlar.

  10. Mehmet AYDIN dedi ki:

    Çok güzel ve hassasiyetle ele alınması gereken bir hususu kaleme almışsınız başkanım. Gerçekten benim de 22 yıl geride kalmışken ardıma baktığımda gördüğüm su ki; 4 yıllık fakülte hayatı, sınıfta etkileşim içerisinde edinilen bir tecrübe yanında koca bir hiç. Şu an 30 35 yaşına gelmiş, anne baba olmuş, saygın meslek sahibi olmuş bir çok öğrencim var. Karşılaştığımızda ya da görüştüğümüzde sosyal bilgiler dersine dair anlattıklarımdan belki hiç bir konu mevzu olup konusulmuyor aramızda ama, ruhlarına işlediğim her bir nakış dün gibi akıllarında, benliklerinde… bizler de onlarla öğreniyor, onlarla büyüyoruz. Rahmetli Rasim öztekin’in dediği gibi insan ölünce usta olur, çünkü ölünce öğrenme biter.